Eeee Hala; Geldik Derenin Dibine ( İlk Yayın tarihi 17.05.2007 )
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine
Eeee Hala; Geldik Derenin Dibine ( İlk Yayın tarihi 17.05.2007 )
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine atmış oldukları, yaklaşık yirmi çinik buğdayı öğütmeye gideceklerdi değirmene.
Bıyıkları yeni yeni terliyordu Hasan’ın. Belli, yağız bir delikanlı olacaktı ileride. Hala Emine hatun ise atmışına merdiven dayamış, beli bükülmüş, cefakâr bir Türkmen anasıydı. Kimsesi kalmadığı için hem anası hem babası, kısaca dünyadaki tek dayanağı idi Emine hatun.
Ah yoksulluk ahhhh ...
Her devirde aynı namussuz. Kapıya konacak bir şey değil meret. "Öğüteceğimiz buğday, en azından kışı çıkarmamıza yeter" diyordu Emine ana. Uzunca bir yol değildi aslında değirmenin yolu. Lakin, engebeli arazide meşakkatli bir yolculuk bekliyordu onları.
Emine hatun, "Sende benim gibi bittin" diyordu emektar eşeğine. Ağır aksak bir ritim tutturdular beraber. Ama Hasan bu! Civan mı civan, ateş parçası maşallah. Dur durak bilmiyor bizim deli fişek. Ufukları kucaklarcasına bir sağa, bir sola koşuyor. Bazen gözden kayboluyor, Emine hatunun yüreğini ağzına getiriyordu.
Gencecik vücut tabii, acıktı bizim Hasan.
-"Acıktım ana" dedi Emine hatuna. Kâh ana der kâh hala, bazen de aynı anlama gelen “bibi” diye seslenirdi. Gerçi bunu çok kullanmazdı, gülünç gelirdi hep söylenişi: Bibi… (!)
-"Sabret oğul, sabret" dedi Emine hatun. "Dere yatağına varalım, hem orada güzel de bir eşme var, otururuz oraya. Sen yumurtalı omacını yersin, ben de biraz dinlenirim" dedi.
Oysa ne yumurtalı omaç ne de dere yatağında eşme vardı. Azık diye yanına aldığı kuru bir ekmekle, biraz da katıktı Emine ananın.” Mahkemede bulunan yeminli sopa” misali, olan oydu; ne yapsaydı ki?
Engebeli araziden inerken huysuzluğu artıyor, ikide birde Emine hatuna seğirtiyordu Hasan.
-"Eşmenin başına az kaldı, inelim orada yersin oğlum" diyordu Emine ana. Nereden bilirdi, artık inecek dere kalmadığını...
Gelmişlerdi derenin dibine, az kalmıştı değirmene.
-"Hadi hala, geldik" dedi Hasan. Kem küm fayda etmedi Emine hatuna. Açlıktan gözü dönmüş Hasan, gayriihtiyari belindeki çakıyı çekerek "Yemek istiyorum!" diye bağırdı. Sinirden ne yaptığını bilemeden sergilediği gayriihtiyari bir hareketti; yoksa zarar verir miydi hiç anasına?
Ve o, yüzyıllar boyu dillerden dillere dolaşacak söz dudaklarından dökülüverdi Hasan’ın:
"EEEE Hala Geldik Derenin Dibine"…
Gözün kör olsun açlık, ne lanet şeysin. "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin" derdi ninem. Amiiiiiiiiiiiin.
Neyse, yapılan hamle ile geriye sendeleyen Emine hala, emektar karakaçanı da ürküttü. Ürken karakaçan üzerindeki hazineyi, o kadar buğdayı sırtından atıverdi. Suya karışıp kayboldu rızıkları.
Sonra ne mi oldu? Sonrası karanlık...
Lazım olanı aldık biz. "EEEE Hala Geldik Derenin Dibine" ...
EEE Avrupa, geldik bakalım derenin dibine. Omaçlı dürümü göremedik daha ama en azından ne zaman yiyeceğimiz belli olur gibi oldu. "2005 Ekim’inde görüşelim" dediler. O gün ne kadar mutlu ve şendik; zannettim ki Tuna’yı geçtik.
"Aman Allah'ım gerçekten giriyoruz, bizi alıyorlar" diye sevindik. Sonra hevesimiz kursağımızda kaldı. "31 madde var, bunlara özen ve ihtimam gösterin. Bunlar sizin ev ödeviniz" demezler mi!
Kardeşim niye 30 değil, 32 değil de 31? Konuya sayı seksüel açıdan değil de komplo seksüel açıdan yaklaşmayı tercih ediyorum. Ne yapayım, insanın bu kadar karanlık bir kalbi olunca başkasını düşünemiyor bile.
-Caz yapma da ne diyeceksen de artık.
-Ulennn oğlum sen ne biçim adamsın, her yazıda araya girmek zorunda mısın? Allah Allah !
31 rakamı tersten okunursa, 13 rakamına tekabül eder. 13 rakamını herkes bilir ki: özellikle batıda birçok ülke uğursuz kabul eder. Peygamber Efendimizin doğum tarihi olan 571 yılının yan yana toplamı 13’ü verir.
Yani hâşâ, kefereler Peygamber Efendimizin doğum tarihini uğursuz bir gün olarak kabul ederler. Başka ne beklenir ki haçlı zihniyetini her fırsatta işleyen bu AET “Avrupa Eski Topluluğundan”.
Olaya hiyeroglif, ezoterik ve majik uygulamaları da katayım diyorum. Sonrasında "fazla uçmuş" yorumuna muhatap olmamak için vazgeçiyorum. Durum bu uşak!
Ne hikmetse restleşildiği söylenen masada, problemi milli nikâh şahidimiz çıkarıyor. Sonra Pavul araya giriyor, "Sakin olun" diyor. Şirak, bileyır (sakın yazılışları düzeltmeyin karışmam) filan toplanıp "Gel kardeşim masaya dön, bak! Avrupa ayağına geldi" diyor. Senaryo bu! Hani problemi Şirak çıkarsa anlayacağım. Çünkü adam baştan beri söylüyor; "Bu önemli kararı halkıma sorayım, referandum yaparız. İmtiyazlı ortak olsanız kurtarmaz mı?" falan filan işte. Neyse, bu kadar zırva yeter. Takılıp kalmayalım. On ay sonrayı gören var mı?
-Ne bilelim kardeşim biz müneccim miyiz? Allah bilir.
-Yine mi sen ulan, çık aradan. Allah bilirmiş. Tabii Allah bilir ama kulu da tahmin eder uyanık!
"Ölümü beklemek ölümden acıdır", işte haletiruhiyem.
Biliyorum! Pardon, tahmin ediyorum ki: on ay sonra zannedildiği gibi güzel şeyler çıkmayacak karşımıza. İnşallah yanılırım. Şak diye her şey olup bitiverse, belki bu kadar acı çekmeyecek, en azından reflekslerimin izin verdiği ölçüde tepki vereceğim.
"Sindire sindire", "doya doya", "yavaş yavaş" En tehlikeli sözcükler bunlar, fıtratımıza ters.
Bu zamanda o kadar çok şeyden mustaribiz ki : Gençlerimizden, kapkaç teröründen, eğitimden, sağlıktan velhasıl hemen hemen her şeyden. İşte bu saydıklarım birden olmadı. Birden olsa çare kolaydı. Bunlar sindire sindire, doya doya ve yavaş yavaş gerçekleşti, gerçekleştirildi.
Hani kozmopolit büyükşehirlerdeki bu tür olumsuzlukları anlaya bilirimde, küçücük kentimizde, Anadolu’nun ortasındaki şirin ilimizde bile bir sürü uyuşturucu kullanana şahit oluyoruz.
Vay anam vay... (!)
Ortalıkta bir sürü “Hasan Sabbah” namzeti adam dolaşıyor. Kendi çocukluğum aklıma geliyor da, sigara ile ilk tanıştığımızda nasıl da köşe bucak kaçardık. Büyüklerimiz farkına varacak diye ödümüz kopardı. Sarımsak yeme alışkanlığım da o zamandan kalma zaten.
Bizler kendimizi avuta duralım, derenin dibine çoktan gelindi. Bulabilirsen ye bakalım omaçlı dürümü.
” Azrail oğlan dağıtıyor" demişler de "Oğlanı moğlanı lazım değil, elimizdekini almasın yeter" demiş eskiler.
Eyvallah…
Uzunca bir zaman önce, Anadolu'nun “üstü açık” köyünde yaşayan kahramanımız Hasan’ın içi kıpır kıpırdı o gün. Ertesi gün halası ile birlikte değirmene gideceklerdi. Tan vaktinde uyandılar hala yeğen. Emektar karakaçanın terkisine atmış oldukları, yaklaşık yirmi çinik buğdayı öğütmeye gideceklerdi değirmene.
Bıyıkları yeni yeni terliyordu Hasan’ın. Belli, yağız bir delikanlı olacaktı ileride. Hala Emine hatun ise atmışına merdiven dayamış, beli bükülmüş, cefakâr bir Türkmen anasıydı. Kimsesi kalmadığı için hem anası hem babası, kısaca dünyadaki tek dayanağı idi Emine hatun.
Ah yoksulluk ahhhh ...
Her devirde aynı namussuz. Kapıya konacak bir şey değil meret. "Öğüteceğimiz buğday, en azından kışı çıkarmamıza yeter" diyordu Emine ana. Uzunca bir yol değildi aslında değirmenin yolu. Lakin, engebeli arazide meşakkatli bir yolculuk bekliyordu onları.
Emine hatun, "Sende benim gibi bittin" diyordu emektar eşeğine. Ağır aksak bir ritim tutturdular beraber. Ama Hasan bu! Civan mı civan, ateş parçası maşallah. Dur durak bilmiyor bizim deli fişek. Ufukları kucaklarcasına bir sağa, bir sola koşuyor. Bazen gözden kayboluyor, Emine hatunun yüreğini ağzına getiriyordu.
Gencecik vücut tabii, acıktı bizim Hasan.
-"Acıktım ana" dedi Emine hatuna. Kâh ana der kâh hala, bazen de aynı anlama gelen “bibi” diye seslenirdi. Gerçi bunu çok kullanmazdı, gülünç gelirdi hep söylenişi: Bibi… (!)
-"Sabret oğul, sabret" dedi Emine hatun. "Dere yatağına varalım, hem orada güzel de bir eşme var, otururuz oraya. Sen yumurtalı omacını yersin, ben de biraz dinlenirim" dedi.
Oysa ne yumurtalı omaç ne de dere yatağında eşme vardı. Azık diye yanına aldığı kuru bir ekmekle, biraz da katıktı Emine ananın.” Mahkemede bulunan yeminli sopa” misali, olan oydu; ne yapsaydı ki?
Engebeli araziden inerken huysuzluğu artıyor, ikide birde Emine hatuna seğirtiyordu Hasan.
-"Eşmenin başına az kaldı, inelim orada yersin oğlum" diyordu Emine ana. Nereden bilirdi, artık inecek dere kalmadığını...
Gelmişlerdi derenin dibine, az kalmıştı değirmene.
-"Hadi hala, geldik" dedi Hasan. Kem küm fayda etmedi Emine hatuna. Açlıktan gözü dönmüş Hasan, gayriihtiyari belindeki çakıyı çekerek "Yemek istiyorum!" diye bağırdı. Sinirden ne yaptığını bilemeden sergilediği gayriihtiyari bir hareketti; yoksa zarar verir miydi hiç anasına?
Ve o, yüzyıllar boyu dillerden dillere dolaşacak söz dudaklarından dökülüverdi Hasan’ın:
"EEEE Hala Geldik Derenin Dibine"…
Gözün kör olsun açlık, ne lanet şeysin. "Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin" derdi ninem. Amiiiiiiiiiiiin.
Neyse, yapılan hamle ile geriye sendeleyen Emine hala, emektar karakaçanı da ürküttü. Ürken karakaçan üzerindeki hazineyi, o kadar buğdayı sırtından atıverdi. Suya karışıp kayboldu rızıkları.
Sonra ne mi oldu? Sonrası karanlık...
Lazım olanı aldık biz. "EEEE Hala Geldik Derenin Dibine" ...
EEE Avrupa, geldik bakalım derenin dibine. Omaçlı dürümü göremedik daha ama en azından ne zaman yiyeceğimiz belli olur gibi oldu. "2005 Ekim’inde görüşelim" dediler. O gün ne kadar mutlu ve şendik; zannettim ki Tuna’yı geçtik.
"Aman Allah'ım gerçekten giriyoruz, bizi alıyorlar" diye sevindik. Sonra hevesimiz kursağımızda kaldı. "31 madde var, bunlara özen ve ihtimam gösterin. Bunlar sizin ev ödeviniz" demezler mi!
Kardeşim niye 30 değil, 32 değil de 31? Konuya sayı seksüel açıdan değil de komplo seksüel açıdan yaklaşmayı tercih ediyorum. Ne yapayım, insanın bu kadar karanlık bir kalbi olunca başkasını düşünemiyor bile.
-Caz yapma da ne diyeceksen de artık.
-Ulennn oğlum sen ne biçim adamsın, her yazıda araya girmek zorunda mısın? Allah Allah !
31 rakamı tersten okunursa, 13 rakamına tekabül eder. 13 rakamını herkes bilir ki: özellikle batıda birçok ülke uğursuz kabul eder. Peygamber Efendimizin doğum tarihi olan 571 yılının yan yana toplamı 13’ü verir.
Yani hâşâ, kefereler Peygamber Efendimizin doğum tarihini uğursuz bir gün olarak kabul ederler. Başka ne beklenir ki haçlı zihniyetini her fırsatta işleyen bu AET “Avrupa Eski Topluluğundan”.
Olaya hiyeroglif, ezoterik ve majik uygulamaları da katayım diyorum. Sonrasında "fazla uçmuş" yorumuna muhatap olmamak için vazgeçiyorum. Durum bu uşak!
Ne hikmetse restleşildiği söylenen masada, problemi milli nikâh şahidimiz çıkarıyor. Sonra Pavul araya giriyor, "Sakin olun" diyor. Şirak, bileyır (sakın yazılışları düzeltmeyin karışmam) filan toplanıp "Gel kardeşim masaya dön, bak! Avrupa ayağına geldi" diyor. Senaryo bu! Hani problemi Şirak çıkarsa anlayacağım. Çünkü adam baştan beri söylüyor; "Bu önemli kararı halkıma sorayım, referandum yaparız. İmtiyazlı ortak olsanız kurtarmaz mı?" falan filan işte. Neyse, bu kadar zırva yeter. Takılıp kalmayalım. On ay sonrayı gören var mı?
-Ne bilelim kardeşim biz müneccim miyiz? Allah bilir.
-Yine mi sen ulan, çık aradan. Allah bilirmiş. Tabii Allah bilir ama kulu da tahmin eder uyanık!
"Ölümü beklemek ölümden acıdır", işte haletiruhiyem.
Biliyorum! Pardon, tahmin ediyorum ki: on ay sonra zannedildiği gibi güzel şeyler çıkmayacak karşımıza. İnşallah yanılırım. Şak diye her şey olup bitiverse, belki bu kadar acı çekmeyecek, en azından reflekslerimin izin verdiği ölçüde tepki vereceğim.
"Sindire sindire", "doya doya", "yavaş yavaş" En tehlikeli sözcükler bunlar, fıtratımıza ters.
Bu zamanda o kadar çok şeyden mustaribiz ki : Gençlerimizden, kapkaç teröründen, eğitimden, sağlıktan velhasıl hemen hemen her şeyden. İşte bu saydıklarım birden olmadı. Birden olsa çare kolaydı. Bunlar sindire sindire, doya doya ve yavaş yavaş gerçekleşti, gerçekleştirildi.
Hani kozmopolit büyükşehirlerdeki bu tür olumsuzlukları anlaya bilirimde, küçücük kentimizde, Anadolu’nun ortasındaki şirin ilimizde bile bir sürü uyuşturucu kullanana şahit oluyoruz.
Vay anam vay... (!)
Ortalıkta bir sürü “Hasan Sabbah” namzeti adam dolaşıyor. Kendi çocukluğum aklıma geliyor da, sigara ile ilk tanıştığımızda nasıl da köşe bucak kaçardık. Büyüklerimiz farkına varacak diye ödümüz kopardı. Sarımsak yeme alışkanlığım da o zamandan kalma zaten.
Bizler kendimizi avuta duralım, derenin dibine çoktan gelindi. Bulabilirsen ye bakalım omaçlı dürümü.
” Azrail oğlan dağıtıyor" demişler de "Oğlanı moğlanı lazım değil, elimizdekini almasın yeter" demiş eskiler.
Eyvallah…