Acı Var Acı ( İlk Yayın Tarihi 30.07.2007 )
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının... ›
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının... ›
Acı Var Acı ( İlk Yayın Tarihi 30.07.2007 )
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının şiddetini azaltan. Hayalleri olmayan bir insan düşünebilir misiniz? Tabii ki hayır. Ne demiş atalarımız: “Hayalsiz insan, tüfeksiz bir askere benzer.” Mümkün müdür tüfeksiz bir asker? Olsa bile asker midir? Asker olsa neye yarar?
Acı dedik acı…
Meseleye başka açılardan bakmak da mümkün.
Biber de acıdır. Yediği yemeğin tadını acıda bulan, “Biber yok mu kardeş şöyle acılıca?” diyen, “acısız yemem abi,” türü birçok insan vardır çevremizde; hatta ailemizde. Mesela benim anam. Turşular yapar kendi damak tadına göre, en acılısından. O halde, acının tercih edildiği anlar da var.
Peki, hayatın acısından hoşnut olup, onsuz yapamayanlar da var mıdır acaba?
-“Saçmalama kardeşim, sapıttın iyice”
Olsa olsa bütün acılığına rağmen, “elin üç koyun beş keçisine” aldırmadan, elde olanla yetinip hayatı olduğu gibi kabul; küçük şeylerle mutlu olmayı bilme sanatı vardır.
— Ha şöyle, adam gibi bir cümle kurdun sonunda!
Çok görmeyin ağalar; kafa bozuk, can sıkkın. Gerçi “Sıkkın can iyi olur, çabuk çıkmaz,” derler ya, yine de moral sıfır bugün.
Kafa bozuk deyince aklıma geldi. Ah mümkün olsa da tamirciye gidip “Abi be, şuna bi' bakıver, borcumuz neyse verelim,” diyebilsek. Ne olurdu?
Ama olmazdı yahu. Bu sefer de herkes tamirci olmaya kalkar, bütün anne-babalar dershane yerine çocuklarını sanayiye gönderir, köşe olmaya kalkışanlar çoğalır, adım başı tamirci olurdu. “Hatta dükkân da olmaz, muayenehaneme gel,” olayları başlardı.
Olmadı, bu da olmadı.
Pekâlâ, demokrasilerde çareler tükenmediğine göre bizde de meselalar tükenmez. Hem neyimiz eksik demokrasiden?
Bir mesela daha!
Arabalardaki yakıt misali, moral ve mutluluğun da bir yakıt olduğunu düşünelim. Yanaşıyoruz benzinliğe:
“Abi çek şuradan bir 98 oktanlı da kendimize gelelim.” Bak, bu güzel olurdu işte. Fakat bu sefer de millet yemez içmez moral satın alır, stokçuluk artar; hortumcular vs. mafyaya merhaba…
— Olmaz abi olmaz, akıllı ol.
O zaman mutsuz insan olmaz ki. Bu doğaya, insan fıtratına ters. Yoksul olmazsa zenginliğin, soğuk olmazsa sıcağın, kötü olmazsa iyinin, çirkin olmazsa güzelin ne anlamı olabilirdi? Her şey zıttı ile bilinmez mi? Düşünmeye devam…
At atabildiğin, pardon; düşün düşünebildiğin kadar.
Filozofların yüzkarası ben; bir dost meclisinden hayli geç bir vakitte ayrılmış ve her zamanki gibi düşünceye dalmış bir vaziyette, yağan yağmurun çıkarmış olduğu nameleri dinleyerek yürüyorum.
Sokak lambalarının loş ışıkları altında beliren bir karaltının; “Selamünaleyküm yüce insan,” sesiyle irkildim. Yalan yanlış bir “Aleykümselâm” mukabelesinden sonra karşımdaki karaltıyı tanımaya çalıştım.
Tanıyordum bu şahsı. Genelde herkese “yüce insan”, “dost” ve “üstat” diye seslenirdi.
Babasını küçükken kaybetmiş, yaşlıca bir anası vardı ve her şeyi olan anası ile yaşıyordu. Babadan kalma, üç kuruş emekli maaşı ile geçiniyorlardı. Güzel saz çalardı, Orhan Baba özentisiyle. Kim bilir O’nun arabesk müziği ile özdeşleştiriyordu hayatını. Kendini dahi ona benzetmeye çalışır; yetmişli yılların modası uzun favorileri ve uzun yakalı gömleğiyle alay konusu olurdu hep.
Son zamanlarda simitçilik yaparken görür olmuştum, her şeye rağmen temizdi. Belli ki bir kadın eli değiyordu. Bu kadın elinin karısı olmasını çok isterdi lakin felek, otuz yaşını geçtiği halde bir eş vermemişti. Anası idi şüphesiz onun temizliği ile ilgilenen. “Olsun,” diyordu, yine de isyan etmiyordu; neticede perişan olmuyordu.
Çoluk çocuğa şefkatle bakar, kim bilir nasıl bir aile hayal ederdi iç dünyasında.
“Aleykümselâm” mukabelesinden sonra, “Boş kafa mezarda lazım,” zihniyeti ile hareket eden akşamcı arkadaşım, her zamanki gibi yine sarhoştu.
Doktora gitmeyi sevmez, “İç hastalıklarına rakı, dış hastalıklarına yakı iyi gelir,” derdi. Kendi hâlinde bir insan işte. Yüksekokul okuduğunu söylerlerdi. Nerede okuduğunu ne ben sorma ihtiyacı duydum; ne de o söyledi. Gecenin bir yarısında karşıma çıkan, “Selamünaleyküm yüce insan,” diyerek beni yolumdan alıkoyan arkadaşım, ne istiyordu acaba? Benden bir iki dakikamı ayırmamı isteyip, bir sorusunun olduğunu söyledi.
Arkadaşım, söylediğim gibi zeki, filozof, entelektüel bir insandı. Kibarlık abidesi arkadaşımı kıramazdım.
— “Tabii, seni dinliyorum,” dedim.
— “Ben bugün bir şey yaptım. Senin dini bilgine güvenirim, yapmış olduğum eylemi yorumla,” dedi.
Tekrar…
— “Seni dinliyorum,” dedim.
— “Bir garibanı sevindirmek için diğer bir garibanı dolandırdım. Sence iyi mi yapmışım, kötü mü?” demez mi?
Haydaaa! “Al Allah’ım kulunu, zapt eyle delini.” Kendisi için bir şey istemeyen, iki gariban arasında dalavere çeviren bu adama hadi cevap ver.
Soru hassas ve derin. Adam size güveniyor, basit bir cevap istemiyor; bu belli…
— “Konunun hassasiyeti malum, mevzu çok derin; mümkünse yarın,” dedim.
Gözlerini kısarak uzunca bir vakit baktı bana. Sonra memnun olmuş bir edayla vedalaştık. İstemiş olduğu bir cevap değildi zaten, felsefe yapıyordu. Tabii ki ben de arkadaşımın felsefe hayatını başlamadan bitiremezdim. Tam istediği cevabı vermiştim farkında olmadan. Türüne az rastlanır, düşünen bir insanı kaybedemezdim.
İlerleyen günlerde bu tür hasbihâllerimiz oldu. Hatta bir keresinde “Ne tarafa dönersen dön, kıçın hep arkadadır,” demişti. İlk reaksiyonum “terbiye zafiyetine uğradı,” şeklinde oldu. Bu sözü tam bir hafta düşünmüştüm. Anlam çok derin, çıkan sonuç şu idi: “Sonucu önceden belli bir şey için cennetlik gövdeyi yıpratıp, yorma!”
İşsizdi, üzgün, kimsesizdi, garip. Anasını da kaybettiğini duydum sonraları.
Hani derler ya: Ne dikili bir ağacı, ne de bir avuç toprağı vardı artık. Hayattaki tek dayanağı koca ana, hayatın omuzlarına yüklediği yüke fazla dayanamamış, sessizce dar-ı bekaya göçmüştü. Öksüz sıfatının yanına bir de yetim yazılmıştı.
Bir kadın elinin değmediği artık her hâlinden belli oluyordu. Koca ana, babasızlığın acısını hissetmesin diye, nasıl da nazlı yetiştirmişti sevgili oğlunu. İki yumurtayı bile kırıp pişiremezdi. Zayıflamış, çok kirli ve bakımsız dolaşır olmuştu artık. Koca ana biricik oğlunun bu hâlini görse, kim bilir ne kadar da üzülürdü.
İçmeleri de sıklaşmış, gündüzleri bile sarhoş dolaşır olmuştu. Ara ara hasbihâllerimiz de bitmişti. Dengesiz bir sürü serseri arkadaş edinmişti. Akşama kadar simit satarak kazandığı üç-beş kuruşa tuzak kuran serseriler, akşam içkiyle yiyorlardı parasını.
Şikâyet etmiyordu! Onlar olmasa da zaten içkiye vermeyecek miydi parasını? Bu saatten sonra, “Yeşerip de bostan mı olacağım?” diyordu hayatına kahrederek.
Gözü mor gezdiğini görür olmuştum son zamanlarda. Muhtemelen, alçaklar kafayı çekip dövüyorlardı garibi. Uzunca boylu, eli kolu sıkı bir adamdı lakin kavga adamı değildi. Onun dilinden ne anlarlardı ki bu keresteler? Esprileri dahi filozofçaydı. Belli ki “Saçma sapan konuşuyorsun,” diye dövüyorlardı.
Ve bir gün…
Genç yaşında kimsesiz ve çaresiz bir şekilde ölü buldular; şarap diye ecel şerbetini içtiğini bilmeden. Soğuk kış gününde, beton üzerinde sızıp soğuktan donmuş diye kayıt düştüler. Anasını özlemişti, onun sıcak kollarını. Anası ve babası kollarını açmış onu bekliyorlardı.
Biraz kırgın kucakladı onları; “Beni bir başıma bırakıp nerelere gittiniz?” dercesine. Acılarla geçen ömrü nihayet huzura ermişti.
Yüzü gülüyormuş öldüğünde, bembeyaz! Umut varmış gözlerinde, sevinç! Kapanmamış gözleri birini beklercesine.
Artık onun da bir ağaç gölgesinde dikili bir taşı, oldukça da toprağı vardı. Kim bilir, belki de onun içindi gözlerindeki sevinç. Mütevazı bir şekilde defnedildi. Zengin bir insanın cenazesinde olduğu gibi sıra sıra arabalar yoktu cenazesinde. Hoca dahi bulunamazdı belki, belediye görevlisi olmasa.
Ölünce de kurtulamamıştı gariplikten. Bıraktılar koca gövdeyi toprak ananın kara bağrına. Hor gördüler harabat ehlinden diye. Önemsemediler definelere malik nice viranelerden habersizce. Allah rahmet etsin kardeşim.
Umutlarını çalıp seni umutsuz bırakanlara, mazlumları ezen tüm zalimlere lanet olsun…
En sevdiğin şiirimle veda ediyorum sana:
Bir yudum sevgi istedim hayat boyunca,
İstemem artık gelmesin mutluluk.
Ömür bitip hayat tamam olunca,
Ağlamak niye, neden bu hıçkırık?
Eyvallah...
Not: Yazıda geçen garibin hikâyesi tamamen gerçektir. ‹
Garibanlık acıdır, kimsesizlik de öyle; hele parasızlık…
Kısacası insanoğlunun hoşuna gitmeyen, işine gelmeyen her şey fena ve acıdır.
Hayaller, hayaller…
İşte onlardır acının şiddetini azaltan. Hayalleri olmayan bir insan düşünebilir misiniz? Tabii ki hayır. Ne demiş atalarımız: “Hayalsiz insan, tüfeksiz bir askere benzer.” Mümkün müdür tüfeksiz bir asker? Olsa bile asker midir? Asker olsa neye yarar?
Acı dedik acı…
Meseleye başka açılardan bakmak da mümkün.
Biber de acıdır. Yediği yemeğin tadını acıda bulan, “Biber yok mu kardeş şöyle acılıca?” diyen, “acısız yemem abi,” türü birçok insan vardır çevremizde; hatta ailemizde. Mesela benim anam. Turşular yapar kendi damak tadına göre, en acılısından. O halde, acının tercih edildiği anlar da var.
Peki, hayatın acısından hoşnut olup, onsuz yapamayanlar da var mıdır acaba?
-“Saçmalama kardeşim, sapıttın iyice”
Olsa olsa bütün acılığına rağmen, “elin üç koyun beş keçisine” aldırmadan, elde olanla yetinip hayatı olduğu gibi kabul; küçük şeylerle mutlu olmayı bilme sanatı vardır.
— Ha şöyle, adam gibi bir cümle kurdun sonunda!
Çok görmeyin ağalar; kafa bozuk, can sıkkın. Gerçi “Sıkkın can iyi olur, çabuk çıkmaz,” derler ya, yine de moral sıfır bugün.
Kafa bozuk deyince aklıma geldi. Ah mümkün olsa da tamirciye gidip “Abi be, şuna bi' bakıver, borcumuz neyse verelim,” diyebilsek. Ne olurdu?
Ama olmazdı yahu. Bu sefer de herkes tamirci olmaya kalkar, bütün anne-babalar dershane yerine çocuklarını sanayiye gönderir, köşe olmaya kalkışanlar çoğalır, adım başı tamirci olurdu. “Hatta dükkân da olmaz, muayenehaneme gel,” olayları başlardı.
Olmadı, bu da olmadı.
Pekâlâ, demokrasilerde çareler tükenmediğine göre bizde de meselalar tükenmez. Hem neyimiz eksik demokrasiden?
Bir mesela daha!
Arabalardaki yakıt misali, moral ve mutluluğun da bir yakıt olduğunu düşünelim. Yanaşıyoruz benzinliğe:
“Abi çek şuradan bir 98 oktanlı da kendimize gelelim.” Bak, bu güzel olurdu işte. Fakat bu sefer de millet yemez içmez moral satın alır, stokçuluk artar; hortumcular vs. mafyaya merhaba…
— Olmaz abi olmaz, akıllı ol.
O zaman mutsuz insan olmaz ki. Bu doğaya, insan fıtratına ters. Yoksul olmazsa zenginliğin, soğuk olmazsa sıcağın, kötü olmazsa iyinin, çirkin olmazsa güzelin ne anlamı olabilirdi? Her şey zıttı ile bilinmez mi? Düşünmeye devam…
At atabildiğin, pardon; düşün düşünebildiğin kadar.
Filozofların yüzkarası ben; bir dost meclisinden hayli geç bir vakitte ayrılmış ve her zamanki gibi düşünceye dalmış bir vaziyette, yağan yağmurun çıkarmış olduğu nameleri dinleyerek yürüyorum.
Sokak lambalarının loş ışıkları altında beliren bir karaltının; “Selamünaleyküm yüce insan,” sesiyle irkildim. Yalan yanlış bir “Aleykümselâm” mukabelesinden sonra karşımdaki karaltıyı tanımaya çalıştım.
Tanıyordum bu şahsı. Genelde herkese “yüce insan”, “dost” ve “üstat” diye seslenirdi.
Babasını küçükken kaybetmiş, yaşlıca bir anası vardı ve her şeyi olan anası ile yaşıyordu. Babadan kalma, üç kuruş emekli maaşı ile geçiniyorlardı. Güzel saz çalardı, Orhan Baba özentisiyle. Kim bilir O’nun arabesk müziği ile özdeşleştiriyordu hayatını. Kendini dahi ona benzetmeye çalışır; yetmişli yılların modası uzun favorileri ve uzun yakalı gömleğiyle alay konusu olurdu hep.
Son zamanlarda simitçilik yaparken görür olmuştum, her şeye rağmen temizdi. Belli ki bir kadın eli değiyordu. Bu kadın elinin karısı olmasını çok isterdi lakin felek, otuz yaşını geçtiği halde bir eş vermemişti. Anası idi şüphesiz onun temizliği ile ilgilenen. “Olsun,” diyordu, yine de isyan etmiyordu; neticede perişan olmuyordu.
Çoluk çocuğa şefkatle bakar, kim bilir nasıl bir aile hayal ederdi iç dünyasında.
“Aleykümselâm” mukabelesinden sonra, “Boş kafa mezarda lazım,” zihniyeti ile hareket eden akşamcı arkadaşım, her zamanki gibi yine sarhoştu.
Doktora gitmeyi sevmez, “İç hastalıklarına rakı, dış hastalıklarına yakı iyi gelir,” derdi. Kendi hâlinde bir insan işte. Yüksekokul okuduğunu söylerlerdi. Nerede okuduğunu ne ben sorma ihtiyacı duydum; ne de o söyledi. Gecenin bir yarısında karşıma çıkan, “Selamünaleyküm yüce insan,” diyerek beni yolumdan alıkoyan arkadaşım, ne istiyordu acaba? Benden bir iki dakikamı ayırmamı isteyip, bir sorusunun olduğunu söyledi.
Arkadaşım, söylediğim gibi zeki, filozof, entelektüel bir insandı. Kibarlık abidesi arkadaşımı kıramazdım.
— “Tabii, seni dinliyorum,” dedim.
— “Ben bugün bir şey yaptım. Senin dini bilgine güvenirim, yapmış olduğum eylemi yorumla,” dedi.
Tekrar…
— “Seni dinliyorum,” dedim.
— “Bir garibanı sevindirmek için diğer bir garibanı dolandırdım. Sence iyi mi yapmışım, kötü mü?” demez mi?
Haydaaa! “Al Allah’ım kulunu, zapt eyle delini.” Kendisi için bir şey istemeyen, iki gariban arasında dalavere çeviren bu adama hadi cevap ver.
Soru hassas ve derin. Adam size güveniyor, basit bir cevap istemiyor; bu belli…
— “Konunun hassasiyeti malum, mevzu çok derin; mümkünse yarın,” dedim.
Gözlerini kısarak uzunca bir vakit baktı bana. Sonra memnun olmuş bir edayla vedalaştık. İstemiş olduğu bir cevap değildi zaten, felsefe yapıyordu. Tabii ki ben de arkadaşımın felsefe hayatını başlamadan bitiremezdim. Tam istediği cevabı vermiştim farkında olmadan. Türüne az rastlanır, düşünen bir insanı kaybedemezdim.
İlerleyen günlerde bu tür hasbihâllerimiz oldu. Hatta bir keresinde “Ne tarafa dönersen dön, kıçın hep arkadadır,” demişti. İlk reaksiyonum “terbiye zafiyetine uğradı,” şeklinde oldu. Bu sözü tam bir hafta düşünmüştüm. Anlam çok derin, çıkan sonuç şu idi: “Sonucu önceden belli bir şey için cennetlik gövdeyi yıpratıp, yorma!”
İşsizdi, üzgün, kimsesizdi, garip. Anasını da kaybettiğini duydum sonraları.
Hani derler ya: Ne dikili bir ağacı, ne de bir avuç toprağı vardı artık. Hayattaki tek dayanağı koca ana, hayatın omuzlarına yüklediği yüke fazla dayanamamış, sessizce dar-ı bekaya göçmüştü. Öksüz sıfatının yanına bir de yetim yazılmıştı.
Bir kadın elinin değmediği artık her hâlinden belli oluyordu. Koca ana, babasızlığın acısını hissetmesin diye, nasıl da nazlı yetiştirmişti sevgili oğlunu. İki yumurtayı bile kırıp pişiremezdi. Zayıflamış, çok kirli ve bakımsız dolaşır olmuştu artık. Koca ana biricik oğlunun bu hâlini görse, kim bilir ne kadar da üzülürdü.
İçmeleri de sıklaşmış, gündüzleri bile sarhoş dolaşır olmuştu. Ara ara hasbihâllerimiz de bitmişti. Dengesiz bir sürü serseri arkadaş edinmişti. Akşama kadar simit satarak kazandığı üç-beş kuruşa tuzak kuran serseriler, akşam içkiyle yiyorlardı parasını.
Şikâyet etmiyordu! Onlar olmasa da zaten içkiye vermeyecek miydi parasını? Bu saatten sonra, “Yeşerip de bostan mı olacağım?” diyordu hayatına kahrederek.
Gözü mor gezdiğini görür olmuştum son zamanlarda. Muhtemelen, alçaklar kafayı çekip dövüyorlardı garibi. Uzunca boylu, eli kolu sıkı bir adamdı lakin kavga adamı değildi. Onun dilinden ne anlarlardı ki bu keresteler? Esprileri dahi filozofçaydı. Belli ki “Saçma sapan konuşuyorsun,” diye dövüyorlardı.
Ve bir gün…
Genç yaşında kimsesiz ve çaresiz bir şekilde ölü buldular; şarap diye ecel şerbetini içtiğini bilmeden. Soğuk kış gününde, beton üzerinde sızıp soğuktan donmuş diye kayıt düştüler. Anasını özlemişti, onun sıcak kollarını. Anası ve babası kollarını açmış onu bekliyorlardı.
Biraz kırgın kucakladı onları; “Beni bir başıma bırakıp nerelere gittiniz?” dercesine. Acılarla geçen ömrü nihayet huzura ermişti.
Yüzü gülüyormuş öldüğünde, bembeyaz! Umut varmış gözlerinde, sevinç! Kapanmamış gözleri birini beklercesine.
Artık onun da bir ağaç gölgesinde dikili bir taşı, oldukça da toprağı vardı. Kim bilir, belki de onun içindi gözlerindeki sevinç. Mütevazı bir şekilde defnedildi. Zengin bir insanın cenazesinde olduğu gibi sıra sıra arabalar yoktu cenazesinde. Hoca dahi bulunamazdı belki, belediye görevlisi olmasa.
Ölünce de kurtulamamıştı gariplikten. Bıraktılar koca gövdeyi toprak ananın kara bağrına. Hor gördüler harabat ehlinden diye. Önemsemediler definelere malik nice viranelerden habersizce. Allah rahmet etsin kardeşim.
Umutlarını çalıp seni umutsuz bırakanlara, mazlumları ezen tüm zalimlere lanet olsun…
En sevdiğin şiirimle veda ediyorum sana:
Bir yudum sevgi istedim hayat boyunca,
İstemem artık gelmesin mutluluk.
Ömür bitip hayat tamam olunca,
Ağlamak niye, neden bu hıçkırık?
Eyvallah...
Not: Yazıda geçen garibin hikâyesi tamamen gerçektir. ‹